Seyyid Safî’den El-Kefîl Okulları Mezunlarına: Bilinç, Kültürel Kaos ve Hak Kılığına Girebilen Sapkınlığın Zamanında İnsanın Kalesidir

Mukaddes Hz. Abbas (a.s.) Türbesi'nin Şerî Mütevellîsi Allame Seyyid Ahmed Safî, bilincin kültürel kaos ve hak kılığına girebilen sapkınlık zamanında insanın kalesi olduğunu vurguladı.







Bu mesaj, Şerî Mütevellî’nin Mukaddes Hz. Abbas (a.s.) Türbesi tarafından düzenlenen 2024-2025 yılları El-Kefîl Kadınlara Yönelik Dini Okullar öğrencileri mezuniyet töreni konuşmasında yer aldı.



Töreni mukaddes türbedeki Kadın İşlerinden Sorumlu Şerî Mütevellî Ofisi'ne bağlı El-Kefîl Kadınlara Yönelik Dini Okullar Şubesi (İlimle yükseliriz ve Ehl-i Beyt'in -a.s.- yolunda gideriz) şiarı altında düzenliyor.







Konuşmanın metni şöyle:







Bismillahirrahmanirrahim. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. Salât ve selâm, yaratılmışların en hayırlısı Ebu'l-Kâsım Muhammed'e (s.a.a.) ve onun temiz, pak Ehl-i Beyt'ine (a.s.) olsun. Değerli katılımcılar, faziletli kardeşlerim, kız kardeşlerim, kızlarım, hepinize selâm olsun ve Allah'ın rahmeti ve bereketi üzerinizde olsun. Kız kardeşlerimizi ve kızlarımızı bu ilmî-kültürel başarıları münasebetiyle tebrik ediyoruz. Onlar hayatlarının bir bölümünü Ehl-i Beyt (a.s.) ilimlerini öğrenmekle geçirdiler. Eğer yaşam yıllarını taksim edecek olursak...



Geçen süreye göre, gelecek süreyi sadece Allah Teâlâ bilir. Geçen süreye göre, matematiksek olarak hepimizin üzüleceği neticelere ulaşacağımızı düşünüyorum. Ancak zamanlar Allah Teâlâ'nın rızası için halis olmuş zamanlar müstesna - ister ilimde olsun, ister ibadetlerde olsun ve ayrıca yaşamın gerekliliğine bağlı olan şeyler de. Bunun dışındakiler zamanın fazlalığından kalır. Allah korusun, eğer zamanlar Allah'a itaatten başka şeylerde geçmişse, insan bunlara üzülür ve pişman olur. Fakat Allah Teâlâ geniş rahmetiyle bunu tövbe ile telafi etmek için bize büyük bir fırsat açmıştır. Allah Subhânehu ve Teâlâ'dan dua ediyoruz ki bizim ve sizin tövbenizi daima kabul etsin ve bizi söz ve amelde hatadan ve yanlıştan korusun. Bu mübarek tebrikimizi kız kardeşlerimize ve faziletli öğretmen hanımlar ile idarecilere yeniliyoruz. Onlar bu okulların başarıları için büyük çaba harcadılar, ayrıca bu okulların başarılarını takip eden muhterem şubeye de. Belki de gereksiz sözlerden değil, fakat gerekli sözlerden olan şu ki: Bu miktar bitmiyor. İlim talebesi için ilim talebi sonu yok. İlim farklıdır. İlim iki türlüdür: ya dinlerin ilmi ya da bedenlerin ilmi - bazı kutsal metinlerde olduğu gibi. İlim talebesi için öğreniminde son yoktur ve o daima öğrenmeye devam eder. Akıllı insanlar arasında üzerinde anlaşılan kaide, örf şudur: İlim amelden önce gelir. Bu kısa lafızlarda fakat derin içerikte güçlü olan bu cümle üzerinde duracağım. Şimdi herhangi bir ilme veya herhangi bir mesleğe baktığımızda, şüphesiz bunu nerede öğrendi, şu kişi nereden mezun oldu, falanca kişiye bu mesleği kim öğretti diye sorarız. Yani daima ilmî geçmiş hakkında sorarız. Kimsenin bazı işlere kalkışma hakkı yoktur, ancak o kişi mesela günümüz modern düzenlemesinde bunu yapmaya yetki veren bir diplomayı almış olması gerekir. Aksi takdirde dolandırıcılık ve kendisine ait olmayan bir sıfat takınmakla suçlanır. Bu üzerinde anlaşılan, yaygın bir konudur. Öyle ki herhangi bir kişi kendisinin mesela doktor, mühendis, avukat olduğunu ifade eden bir tabela asamaz, herhangi bir mesleği gerçekten okumuş, öğrenmiş, ilim edinmiş ve söylediğinin doğruluğuna şahitlik eden bu belgeyi almış olmadıkça bunu iddia edemez. Dini ilimlerde bununla uyuşan bir yanı var ve bundan farklı olan bir yanı daha var.



Bununla uyuşan yanı şudur: İnsan mutlaka öğrenmiş olmalıdır. Mutlaka ilim edinmelidir. Bir sene, iki sene, üç sene, dört sene... ömrünün sonuna kadar öğrenimle meşgul olmaya devam eder. Öğrenimle meşgul olduktan sonra - meşguliyeti esnasında veya eğer bundan sonra bir süresi varsa - sonra amele geçer. Öğrenim esnasında amel yok demiyorum, çünkü şer'î mükellefiyetler günlük mükellefiyetlerdir. Bu yüzden fakihler, günlük ibtilâ meseleleri konusunda insanın mutlaka öğrenmesi gerektiği hususunda fetva vermişlerdir, "İlim amelden önce" kaidesi gereği. Mutlaka öğrenmeliyiz. Siz şimdi okullarda öğrenim yanının ve ilmî yanın yanında mutlaka başka bir vazifeninizin de olması gerekir. İşte bu, bu ilimlerle diğer ilimler arasındaki farklılık noktasıdır. Bu nokta nedir? İlmin kapsamı çok geniştir. Yani ilim kabı çok geniş bir kaptır. İnsan ne kadar bir şey öğrenirse daha fazlasına ihtiyaç duyduğunu hisseder. Bazı konuları öğrendiğinde önünde bilmediği pek çok kapalı kapı olduğunu keşfeder. Bu da onu öğrenmeye sevk eder. Kesinlikle, eğer ömürlerimizi öğrenmek istediğimiz her şeye bölecek olursak, bu denklem yaşın lehine olmaz...



Yaş geri çekilir ve "Her şeyi öğrenemem, ancak gerekli olanları öğrenmek zorundayım, ahirette bana yardımcı olacak şeyleri ve dünyada bana yardımcı olacak şeyleri (öğreneyim)” der. İşte bu da orta yoldur, insan işte bunu benimser. Mutlaka Allah Teâlâ ile ilişkisinde, insanlarla ilişkisinde, dünyayla ilişkisinde kendisine yardımcı olacak şeyleri öğrenmelidir. Sonuçta dünya amel meydanıdır ve dünya ahiretin tarlasıdır. İnsan dünyada eker. Çalışkan ve sebatlı bir çiftçiye benzer: eker, sonra ektiğini sulama, su ve bakımla besler, ta ki iyi meyve elde etsin, hasat zamanı gelene kadar (devam eder)



Bu süreç dünyada bizim sürecimize benzer. Fakat zaman bizi çiftçinin zamanından daha uzun süre götürür. Çiftçinin mevsimlik ekimi vardır, dört aydan fazla sürmeyebilir. Uzun ekimi de vardır ki onu beslemesi beş yıldan, altı yıldan fazla sürer, sonra meyveler başlar, yani meyveleri toplar. Bizim dünyada durumumuz böyledir: İnsan mükellefiyetle muhatap olduğu andan itibaren, mükellefiyetin kalemi ona gelir, salih amellerle ekimi için uygun zemini hazırlamaya başlar. Çalışır ve eker, ta ki dünyadan ayrıldığımız gün gelene kadar. Bu kaçınılmaz bir kaderdir. Bundan gafil olmamalıyız ve bundan kaçmamalıyız. Dindar ve öğrenmiş insan mutlaka insanlara ebedî sonu hatırlatmalıdır. Ebedî sonda bir vaiz vardır. İnsan, kötü özelliklerini başkalarından gizleyebilir - Allah korusun - fakat Allah Teâlâ'dan hiçbir şey gizli kalmaz. Öğrenmiş insanın faydası, Allah Teâlâ'dan gelen gözetimin onun nezdinde şiddetlenmesidir. Daima Allah Teâlâ'yı önüne koyar. Mukaddes şeriat bazı zikirler önerir. Mukaddes şeriat insanın daima istiğfar etmesini teşvik eder. Bunda dinin bir inceliği vardır: bizi Allah Subhânehu ve Teâlâ'dan istiğfar eden insan olarak yetiştirmektedir…



Allah Teâlâ'dan istiğfar etmek demek, Allah'ı daima gözetici kılmak demektir. Mutlaka O'na döneceğiz. Hiçbirimiz kendini o kaçınılmaz kaderden alıkoyamaz. "Ben ölürsem ebedî mi kalacaklar?" İnsanların şereflileri olan peygamberler - Allah’ın selâmı hepsine olsun - göç ettiler. Dinî öğrenim, dinî eğitim, insanı ister başkaları önünde olsun ister yalnız başına Allah'la arasında olsun (mütevazı yapar). Hatta Allah'la arasında olduğunda daha mütevazı ve Allah'tan daha korkan bir kimse yapar. "Allahım, duayla beni insanların sandığından daha iyi kıl ve bilmediklerimi bağışla." Allah ile arasında daha tevazu sahibi olur, Allah Teâlâ'ya daha boyun eğici olur...



Daha önce bazı kardeşlere veya kız kardeşlere hizmet ederken şunu söylemiştim: İnsan Allah ile (arasındaki ilişkide) ne kadar eğilirse, Allah'a (karşı) ne kadar tevazu gösterirse, o kadar güçlenir. Başkaları önünde ağlamak zaafı gösterir. İnsanın Allah Teâlâ ile arasında ağlaması güçlülüğü gösterir, çünkü insan ağladığında Allah'tan yardım ister. Allah Teâlâ'dan yardım isteyen insan güçlenir. "Allah iman edenleri savunur." Peygamberlerin özel zamanları vardı, Hz. İmamlar'ın (a.s.) özel zamanları vardı. İnsan hapiste rahat olamaz. Hapishane sonuçta darlıktır. Fakat Hz. Yusuf (a.s.) der ki: "Rabbim, hapishane beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir bana." Hz. İmam Kâzım (a.s.) Allah Teâlâ'ya kendisine hapishane baskısına rağmen ibadet zamanı verdi diye hamd etmiştir…”



İnsan, kız kardeşlerim, daima kendisinin kul olduğunu hissetmelidir. Bu kulun işi efendisine bağlıdır. Allah Teâlâ bize güç verdi, akıl verdi ve ayrıca bizi iyilik ve selâmet yoluna irşad etti. "Amel edin, Allah amelinizi görecek, Resulü - ki O en büyük Peygamber'dir (s.a.a.) - ve müminler de görecek" dedi. Allah'ın ameli görmesi demek, Allah Teâlâ'nın ameli görüp başkasını görmediği anlamında değildir. Allah bizim çalışsak da çalışmasak da amelimizi görür. Fakat sevdirme babından - yani amellerinizin karşılığını...



Allah Subhânehu ve Teâlâ mükâfat veya ceza olarak verecek - kelam ilmindeki bu konudan ötürü… bu mukaddimeyi, Allah Teâlâ'nın sizi ihsan ettiği o büyük nimeti hissetmeniz ve zihinlerinizde ilim talep etme arzusunu uyandırmak için açıklamak istedim. İlim talep etme arzusunun kendisi bir nimettir. Allah Subhânehu ve Teâlâ sizin için öğrendiğiniz ortamı hazırladı. Özür dileyerek İki şeye dikkat çekmek istiyorum . Birincisi: İtibar sürekliliktedir. İnsan okuldan mezun olduktan sonra (yapması gerekeni terk ederse) - ki bu onun tüm davranışının kötüye doğru değişmesi anlamına gelir, Allah korusun. Hatta eşitlik bile yerilmiştir: "İki günü eşit olan zarardadır." Mutlaka bunlar onun nezdinde faktörler, hazine ve enerji olmalıdır ki (kişi) ahireti için kendine yardım etsin. Bu yolda süreklilik şarttır, bu da en iyi yoldur. İtibar bu geçen dönemlerde değil, gelecekte olanladır. "İşlerin sonu önemlidir." Bu birinci nokta. İkinci nokta: Kızlarımızdan, kız kardeşlerimizden pek çoğu özellikle tebliğe teşebbüs edecek olanlar soru soruyor. Bugün bu terim havzâ çevrelerimizde yaygındır. Milyonluk ziyaret münasebetlerinde tebliğe gittik, erkek olsun kadın olsun tebliğe gittik. Bu evet, insanın Allah Teâlâ'nın hükümlerini, Allah Teâlâ'nın şeriatini tebliğ eden bir kimse olması ne güzel bir unvandır. Ne güzel ameldir! "Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et." İnsan Allah Teâlâ'nın öğretilerini tebliğ etmelidir. Fakat bu kalabalık ve medyatik gürültü ile - kızımın platformda belirttiği gibi medyatik gürültü, medyatik karışıklık var. Bugün bilgi aramıza zorla giriyor. Eskiden insan uygun kitabı görmek için ayağıyla kütüphaneye giderdi. Bugün bilgi biz istemeye istemeye (aramıza) giriyor. Bazı bilgiler insanı yönlendirir, davranışı aniden değişmeyebilir ama tedricen değişir. Eğer bunu izleyen, ona nasihat eden birisi varsa "Sen bir yıl önce böyle değildin, şimdi bir gerileme var" der, o bunu hissetmeyebilir. Bazı ruhî hastalıklar - Allah korusun - riya gibi. Şu teşbihe bakın: Rivayetler der ki riya, sağır kayada, kör gecede, sessiz karıncanın hâline benzer. İnsan onu nasıl görür? Kör gece, bu kör gece kendisi karanlıktır, yani görmeyiz. Bu bize geceleyin gelir, sonra düz kaya üzerinde ses çıkarmaz, düzdür. Bu da kördür, buradan gelir, şuradan gelir. Bazı ruhî hastalıklara insan fark etmeden yakalanabilir. Bugün bu gürültü ve kültürel karışıklık içinde bunun karşısında duran bilinçli olandır. Sizler öğrendiniz, eğitim aldınız. İlim, bazı sitelerden edinilen hızlı, geçici kültürden farklıdır. Hz. Ali bin Ebî Tâlib (a.s.) bir şeyden bahseder, bu şey nereden? Ayırt edemeyen der ki: "Evet, Müminlerin Emîri’nin sözü." Kaynağın ne, nereden aldın? Sadece uydurma ve aldatma işlemi. Sonra sözler aktarmaya başlar, ta ki insanı kötü fikirlerle karşılaştırıncaya kadar. Sapıklığın karşısında duran daima bilinçtir. Bilinç sapıklığın karşısında durur. Bazı hallerde sapıklık, hakkın elbisesine benzer elbiseyle gelir ama o sapıktır. Sen bugün sorumlusun. Altı yıl, beş yıl, on yıl geçirdin. Sen bugün boyunlar sana uzanmış. Sen sorumlusun. Mutlaka büyük düzeyde bilinç sahibi olmalısın - büyük bilinç demiyorum, bilinçten- . Bazı ilimleri öğrenmemin faydası ne? Bunun faydası ne? Mutlaka bilinçli olmalıyız. Tüm Masum İmamlar (a.s.) ve onlardan önce Hz. Peygamber (s.a.a.) ümmetleri ve toplumlarıyla bilinçsizlik problemleri yaşadılar. Ayak kaymaları da oldu. Ayakta duran bilinçli olan, soruda, sorgulamada Masum İmamlar'a (a.s.) başvuran oldu. Hz. İmamlar (a.s.) ashablarını nasihatle ve doğru talimatlarla yönlendirirlerdi. Bugün bilinç sapıklığın karşısında duruyor. Bazı kız kardeşlerin sorduğu soru: "Nereden başlayalım?" Bu önemli bir soru. Kendinize sorun, ben de kendime sorarım: Nereden başlayayım? Eğitimsel düzen mevkiinde biraz dikkat edelim. Kız kardeşlerim, eğitimsel düzen demek, insan eğitimi düzenlemek istiyor demektir. İlk şey kendi kendisiyle başlar. İlk şey kendi kendisiyle başlar. Peygamberlere bile bakın. Bizim akidemiz şudur: Peygamberler... Hz. Peygamber (s.a.a.) "Âdem su ve toprak arasındayken ben peygamberdim" der. Fakat onun müşerref hayatını okuduğumuzda görürüz ki Mekke'de 40 yıl geçirmiştir, (ama bu sürede) peygamberlik iddiasında bulunmamıştır. Peygamberlik iddia etmemişti, amel etmekteydi ve ayrıca bazı rivayetlere göre halkın önünde namaz kılardı. Müşerref mesajını açıklama zamanı geldiğinde toplumun bir kısmı alaya almaya başladı. O Kur'an der ki: "Seni alaya alanlardan seni koruduk." Hatta onun müşerref dilinde, doğruluk örneği olan O (peygamber): "Hûd beni yaşlandırdı" dedi, çünkü Hûd'da "Emredildiğin gibi dosdoğru ol" denmiştir. Zorluklar büyük, çetin. Fakat mümin insan, dediğim gibi "Allah iman edenleri savunur", daima Allah Teâlâ'ya dayanır. İlk şey kendisiyle başlar. Kendisiyle arasındaki savaşları mutlaka sonlandırmalıdır. Mutlaka kendinde rü'yet açık (vizyonu net) olmalıdır. Hataları giderir, bunu telafi eder. Günah işler, Allah Teâlâ'nın rahmetinden ümit kesmez. Kendini eğitmeye başlar, iyi bir hâle ulaşıncaya kadar. İlk alanınız kendinizdir. Eğer ona gücünüz yettiyse, başkalarına daha güçlü olursunuz. Eğer ondan aciz kalsanız, başkalarından daha aciz olursunuz. Mesela sen sabır ve tahammül hakkında kaç kelime öğrendin, ama sen gerçekten bunu kendinde denemedim. İşlerin iyi, problemin yok. Şu zavallı, zayıf kadını görüyorsun, on yıldır sabırlı ve tahammüllü. Sendeki lafızlarla onun amellerini karşılaştır. Kesinlikle o seni geçer. İtibar terimde değil, terimin anlamında, terimle amelde. İnsan başkalarına bakmadan önce kendine bakar, insanlara kendinden insaf eder.



Başkalarına nasihat kolay. Konuşur, konuşur. Fakat gerçekten o, Allah ile arasında döndüğünde, kimse onu görmez, nasıl bakıyor? Gün içinde ne yaptım? Falana kötülük ettiğimi hatırladım. En azından imanın en zayıfı onun için istiğfar etmek. Hepimiz Malik el-Eşter - radıyallahu anh - ile ona kötülük yapan kişinin hikâyesini hatırlarız. Malik, Müminlerin Emîri’nin sağ kolu idi. Kûfe'nin tamamı Malik'ten titrerdi - cesaret, ilim ve güç bakımından. Fakat cesaret yerleri ayrı, ahlak yerleri ayrıdır. Malik Kûfe'de yürüyordu. Savaş hâlinde değildi. (Bir adam) ona kötülük edip mesela taşla attığında veya kötü söz söylediği zamanda savaş hâlinde değilidi. (Olsaydı) kılıcını çekip onu öldürebilirdi de. Ahlak hâli içerisindeydi, ayrımı yapınız. Bu ahlakı (var ya), onun ahlakını uygulamasını gerektirir. Müminlerin Emîri’nden savaştan başka ne öğrendin? (Diye sorulduğunda) “Müminlerin Emîri’ninden her şeyi öğrendim" dedi. Savaş geçici bir mesele, ama ahlak... Allah'a tevekkül etti, onu bıraktı, gitti, onun için namaz kıldı, o kimse için istiğfar etti. Bunu hatırladığımızda - maşallah bu ahlak (ne güzeldir) - biz (ise) bazı davranışların binde birini bile tahammül edemiyoruz. Mutlaka kız kardeşlerim, kendimizi gözden geçirmeliyiz, kendimizle başlamalıyız. "Gözden geçirme" kelimesinden daha iyisi, bugünün terimimizle kendimizi eğitmeye başlamak. Nefis terbiyesi bitmez. Ondan sonra da şuna geçelim - durumların ciddiyetine dikkat edelim - aileye. Bugün değerli katılımcılar önümde mesela 300 kız kardeş, 400... yani 400 aile. Aile ortalaması beş kişi mesela, yani maşallah büyük bir sayı çıkıyor, 2000 kişiye yakın. Ailelerimizden başlarız. Mutlaka ailelerimizi korumalıyız. Bugün aile çok büyük bir meydan okumayla karşı karşıya. Kızından, oğlundan, eşinden, kardeşinden gafil olma. Üzerinden çıktığını hissettiğin ölçüde gafil olma. Şu kerim aileye bakın: eşi, çocukları... Mukaddes şeriatta, aile (ne denli büyük bir) kaledir. Aileyi koruma, bu mutlaka siz bunu savunursunuz. Aileler hakkında... Teorik yanını (okuduğunda), siz okuduğunuzda aileleri savunma için teori gördünüz. Mukaddes şeriatta, fetvaya başvururuz, âlim şimdi mercidir. Ziyaret etmek isteyen kadın, ziyaretin sevabı ne kadar büyük! Ziyaretin sevabı çok büyük. Fakat eşi kabul etmiyor (diye) "Eşe itaat et" denildi. "Eşe itaat et." Neden? Aile mutlaka korunmalıdır. Sizleri aileleri parçalayan fikirlerden sakının. Biraz önce söylediğim bu bilinç, koruyan şeydir. Bazıları bu başlıkla gelmiyor: "Gelin ailelerinizi parçalayın." Böyle demez (kimse). Sonucu aileyi parçalamak olan başlıklarla gelir. Bilinç burada yatıyor: karşı koymada. İçimde biliyorum, kendimizle başlarız. Bende bilinç var mı yok mu? Sınavlardan geçtim mi geçmedim? Sağlığım iyi, maşallah. Belli bir anda Allah beni hastalıkla sınadı, üç gün beni yatağa düşürdü. Dengeden çıkarım ve Allah Teâlâ'yı suçlarım. Evet, hayır, bunlar gerçekler. Allah der ki - bizim günlük tabirimizle - şimdi vaktiydi. Kimin vaktiydi yani, seni kim hasta etti? Bazı aylar birisinin rızkı gecikebiliyor. Şeyh Abbas el-Kummî - radıyallahu anh - "Menâzilü'l-Âhire" adlı latif bir kitabı var. Ahiretin menzilleri rivayetleri (anılmıştır) ve bunları hikâye diliyle anlatır. Yani biri vefat eder, sonra vefattan kabire, sorgulamaya kadar ahret menziletlerini (duraklarını) bazı hikâyelerle (anlatır). Bazıları lisân-ı hâl hikâyeleridir. (Birinde şöyle geçer) Bir kimse ibadet eder, der ki “o kimse daima ibadet ederdi”. İbadetten sonra rızkını dağın tepesinde görür. Rızkı mevcuttur, nereden geliyor bilmez. Fakat sonuçta rızkından emindi. Münzevi bir kimseydi, çünkü köy halkı kâfir idi mesela. Bazı zamanlar ibadetin bir kısmını geçirdikten sonra dikkat eder: rızık gecikmiştir, (bir bakar) bugün rızık yok. İkinci gün, üçüncü gün (yine) rızık yok. Köye iner, onlardan dilenmeye başlar. Mesela üç ekmek verdiler, üç ekmek aldı. İbadet yerine gidişi esnasında ecel onu yakaladı - hayır bir köpek - köpek konuştu. Fakat ne zaman konuştu? Havlamaya başladı, bir ekmek verdi, yedi. Sonra ikinci kez yakaladı, ikinci ekmeği verdi. Sonra havlamaya başladı, üçüncüyü vermek istedi, hiçbir şeyi kalmadı. "Utanmıyor musun, sana iki ekmek verdim, (son somunu) bana bırak" dedi. Hikâye der ki Allah köpeği konuşturdu, dedi ki: "Ben utanmıyorum, ya sen peki?” "Neden?" diye sorar. Der ki: "Yıllarca Allah Teâlâ'ya ibadet ettin, Allah Teâlâ seni terk etmedi. Sadece üç gün geçti, prensiplerini sattın. Ben bunlardan faydalanmadım, bana yediriyorlar, bırakıyorlar, geliyorum ve onları terk etmiyorum. Hangimiz utanmamaya daha layık, ben mi sen mi?!” Biz Allah Teâlâ ile muamele ediyoruz. Allah'a inanmayan da Allah ile muamele ediyor, çünkü (eninde sonunda) “bize döndürüleceksiniz." İnandığı ne olursa olsun, gerçekten bu bir şey değiştirmez. “Dönüşünüz bizedir, sonra yaptıklarınızı size haber vereceğiz." Fakat Allah Teâlâ’nın şu rahmeti (var ya). Bizden ne istendiğini anlamamız gerekir. Allah Teâlâ'nın bize verdiği ilim ölçüsünde, bize verdiği ölçüsünde, mutlaka Onun rızasını kazanacak şekilde değerlendirmeliyiz. İlk şey kendimizle başlarız. Ailelerimizi koruruz, aileyle başlarız. Bazıları der ki: "O zaman toplumu bırakırız." Başta dediğim gibi ne zaman topluma sıçrarız? Mutlaka asgari ölçüde eksiksiz olmalısın. Şimdi altıncı sınıf tıp öğrencisi, henüz imtihan olmadı, hastaları tedavi etme hakkı var mı? Yok. Sen şimdi... üzerinden geçen bir hâlin var, yani kabiliyetin var ama bunu sadece oraya gitmek için bahane yapma. Çünkü bazı konular kolay. İnsanlar sorar ve etrafında toplanır, insan bununla rahatlık hisseder. Ama istenen bu değil. Ailemi bırakırım, bana eğitim açısından ihtiyaçları var, bana eğitim açısından ihtiyaçları var. Oğlumun nereye gittiğini bilmiyorum, kızımın nereye gittiğini bilmiyorum. Bunların hepsini bırakıp oraya başlarım. Denklem ters, doğru değil. Kesinlikle o da gerekli ama onun zamanı var. Üzerime düşeni yaptığımı, yanımdakilerle ilgilendiğimi hissediyorum. Kendimle başladım, ailemle başladım, sonra evet buna başlarım. Konunun devamı var ama kardeşlere ve kız kardeşlere gerekli ölçüde (kalıp) uzatmayacağıma söz verdim.



Allah Subhânehu ve Teâlâ'dan sizlere daima ilim, salih amel, tevfik ve sedât (doğru yolda devam edebilme başarısı) ihsan etmesini dileriz. Faziletli öğretmen kız kardeşlerden, idarecilerden, şubeden ve kadın ofisinden bu yeteneklere gösterdikleri ilgi ve öğrenim vasıtalarını sağladıkları için teşekkür ediyorum. Allah Subhânehu ve Teâlâ'dan bizleri ve sizleri daima hayra, fazla, tevfike muvaffak etmesini, Sahibuzzaman Hz. İmam Mehdî’yi (a.f.) bizlerden hoşnut kılmasını, gözlerimizi onun müşerref zuhurunun sürmesiyla sürmelendirmesini ve Muhammed ve Âl-i Muhammed vesilesiyle her hayrı göstermesini dileriz. Son duamız şudur: “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur ve salât Muhammed'e ve onun pâk, hoş kokulu Ehl-i Beyt'ine olsun.”
Okur yorumları
Yorum bulunmuyor
Yorum ekle
İsim:
Ülke:
E-posta:
Paylaş: