Seyyid Safi’den Bilinci İnşa Etmek İçin Bir Hidayet Yolu Olarak Hz. Zehra'nın (s.a.) Yoluna ve Fikrine Uyulması Çağrısı

Mukaddes Hz. Abbas (a.s.) Türbesi Şer'i Mütevellisi Allâme Seyyid Ahmed es-Safi, Hz. Fatıma Zehra'nın (s.a.) yolunun takip edilmesi ve hidayet yolu olarak bilincin inşasında O'nun fikrinden ilham alınması çağrısında bulundu.

Bu çağrı, Kadın İşlerinden Sorumlu Şer'i Mütevelli Ofisi'ne bağlı El-Kefil Kadınlara Yönelik Dini Okullar Şubesi tarafından düzenlenen 8. Uluslararası "Nübüvvet Ruhu (Ruh-un Nübüvve)" Kadın Kültür Festivali etkinlikleri sırasındaki konuşmasında yapıldı.

Festival Bilgileri:

    • Slogan: "Hz. Fatıma (s.a.): Nübüvvet ve İmamet; İki Nurun Buluşma Noktası".


    • Ana Tema: "Hz. Fatıma (s.a.): Bilinci İnşa Etmek ve Değerleri İhya Etmek".


Konuşmanın Öne Çıkan Başlıkları:

Seyyid es-Safi konuşmasının başında Recep ayının gelişini, Hz. İmam Cevad (a.s.) ve Müminlerin Emiri İmam Ali'nin (a.s.) veladet yıldönümlerini kutlayarak, Allah'tan bu ayda herkesin üzerine hayırlar yağdırmasını diledi.

Seyyid es-Safi şunları kaydetti:

    • Bu kutlama doğrudan Hz. Zehra (s.a.) ile ilgilidir; çünkü O, Resulullah'ın (s.a.a.) ruhudur.


    • Mukaddes Türbe, bu kutlamayı Cemaziyelahir ayının 20'sindeki veladet gününden erteleyerek, yarın Hz. Ebulfazl el-Abbas'ın (a.s.) huzurunda kutlanacak olan Irak Üniversiteleri Merkezi Kız Öğrenci Mezuniyet Töreni ile birleştirmeyi uygun görmüştür.


    • Hz. Zehra (s.a.) hakkında konuşmak bitmez tükenmez bir konudur. O, tarihi inşa eden şahsiyetlerden biridir. Yeryüzü, Allah'ın insanları hidayete erdirmek için gönderdiği şahsiyetlerle doludur.


    • İnsan hidayet dışına her meylettiğinde şeytan ve takipçileri sevinir, Peygamberler ve takipçileri ise üzülür. Bu, yaratılıştan beri süregelen kıyasıya bir savaştır.


    • Fedek Hutbesi'nin okunması ve ezberlenmesi, dilin akıcılığı ve fesahat açısından çok önemlidir. Bu hutbe, belagat gücü ve içerik derinliği ile zihni birçok hidayet kapısına açar.


Seyyid Ahmed es-Safi'nin Konuşmasının Tam Metni:

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun. Salat ve selam, yaratılmışların en hayırlısı Ebu'l-Kasım Muhammed'e ve O'nun tertemiz, pak Ehlibeyti'nin üzerine olsun.

Değerli kardeşlerim, kız kardeşlerim, kızlarım; Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi hepinizin üzerine olsun.

Bu şerefli ayınız, "Recebü'l-Asabb" (Hayırların sağanak gibi yağdığı Recep ayı) mübarek olsun. Allah'tan bu ayda herkesin üzerine hayırlar yağdırmasını niyaz ediyorum. Ayrıca İmam Cevad'ın (a.s.) ve İmam Müminlerin Emiri'nin (a.s.) veladetleri de sizlere kutlu olsun.

Bu kutlama doğrudan Hz. Zehra (s.a.) ile bağlantılıdır; zira O, Hz. Peygamber'in (s.a.a.) ruhudur. Ancak Mukaddes Türbe, bazı mülahazalarla ve bu kutlamayı kızlarımızın mezuniyet töreniyle birleştirmek amacıyla, Cemaziyelahir ayının yirmisindeki Şerefli Veladet gününden (bugüne) ertelemeyi uygun gördü. İnşallah yarın kızlarımızla kendi özel kutlamalarında buluşacağız; onlar eğitim yıllarını tamamlayıp, Hz. Ebulfazl'ın (a.s.) huzurunda mezun olacaklar.

Gerçek şu ki, Hz. Zehra (s.a.) hakkında konuşmak tükenmez. Hepimiz Hz. Zehra (s.a.) hakkında genel bir resim verecek şekilde konuşmayı düşündük, ancak O'nun hakkını tam veremeyiz. Çünkü Hz. Zehra'nın (s.a.) özel bir şanı vardır ve O, tarihi inşa edenlerdendir. Biliyorsunuz ki tarih boyunca bazı şahsiyetler tarihi inşa etmişlerdir. Yeryüzü, Allah'ın doğrudan veya vasıta ile gönderdiği şahsiyetlerle doludur ve bunların amacı insanların hidayetidir. İnsanların hidayeti konusunda Yüce Allah'tan daha istekli hiç kimse yoktur.

İnsan hidayet dışına her yöneldiğinde şeytan ve yandaşları sevinir, Peygamberler ve takipçileri ise üzülür. Bu, yeryüzünde yaratılışın başlamasından, Allah yeryüzüne ve üzerindekilere varis oluncaya kadar (kıyamete kadar) devam edecek bir savaştır. Bu, her grubun kendi araçlarıyla hazırlandığı kıyasıya bir savaştır. Allah'a bağlı Hak grubu bunun için araçlarını hazırlamış, şeytan ve takipçileri de aynı şekilde araçlarını hazırlamıştır. O da kazanmak ister, bu da kazanmak ister. Yolun sonunda savaşı kim kazanacak peki?

Biz insanoğlu, bu askerlerin üzerinde çarpıştığı bir alanız. Herkes bizi kendi tarafına çekmek istiyor. Ancak mücadelenin amacı, birinci taraf ile ikinci taraf arasında son derece farklıdır; birbiriyle uyuşmaz. Bir taraf bizi kurtarmak isterken, diğerleri bizi alçaltmak ve saptırmak istiyor. Allah'ın kendisine "akıl" cevherini emanet ettiği akıllı insan, açık olsa bile bazı durumlarda şüphelerin karıştığı, batılın hak suretine büründüğü durumlarda işleri ayırt etme yeteneğine sahiptir. Akıl bizi zorla sürüklemez; ancak teşhis etmeli, uyarmalı ve hayatımızdaki önemli anlarda bizi uyandırıp şöyle demelidir: "Bu yoldan git, şu yoldan gitme."

Hz. Zehra (s.a.), Allah'ın bereketlerinden ve insanlığa lütuflarından biridir. O'na uyanlar, doğru yolu görme konusunda O'ndan büyük fayda sağlamışlardır.

Tarihsel bir tartışmaya girmek istemiyorum; ne yer ne de zaman buna müsait. Ancak hakikatlere sarılınız. Gizli kalmış bazı gerçekler olabilir; insan dünya hayatındaki meşguliyetleri gereği, hidayete götüren veya -Allah korusun- sapkınlığa götüren temel meselelere dikkat etmeyebilir.

Hz. Peygamber'den (s.a.a.) daha yüce, daha şerefli ve daha üstün yaratılmış bir varlık yoktur. İnsanlık düzeyindeki en zirve nokta O'dur (s.a.a.). Biz bazen Hz. Peygamber (s.a.a.) ile O'nun azametine yakışmayacak şekilde ilişki kuruyor olabiliriz; kusur bizdedir. Ancak Hz. Peygamber (s.a.a.) ile olması gerektiği gibi ilişki kurarsak, çok büyük şeyler keşfeder ve ne kadar kusurlu olduğumuzu anlarız.

Kardeşlerime ve kız kardeşlerime hatırlatmak isterim ki, Hz. Fatıma'nın (s.a.) özel bir şanı vardır. Hz. İmam Sadık (a.s.) Irak'a getirildiğinde, kısa bir süre sonra yemek yerken birisi yanına geldi. Hikayeyi metin olarak değil, anlam olarak aktaracağım: Hz. İmam (a.s.) ona "Buyur, benimle ye" diye buyurdu. Adam "Yiyemem" dedi. Hz. İmam (a.s.) ısrar edince oturdu, fakat Hz. İmam (a.s.) adamın durumunun iyi olmadığını gördü. Hz. İmam (a.s.) sordu: "Seni zor bir ruh hali içinde görüyorum, ne haber?" Adam dedi ki: "İnsanlardan bir gürültü duydum, sanki olay şimdi olmuş gibi anlatılıyor. Sordum, yaşlı bir kadının tökezlediğini söylediler. Kadın tökezleyince şöyle demiş: 'Allah sana zulmedenlere lanet etsin ey Fatıma!' Bu haber bazı polislere ulaşınca cellatlar gelip kadını alıp hapse atmışlar."

Hz. İmam (a.s.) bu hikayeyi duyunca elini yemekten çekti, yemeye devam etmedi. Sonra şöyle dedi: "Kalk bizimle Mescid-i Sehle'ye gidelim." –Ki orası büyük bir mescittir–. Mescid-i Sehle'ye gittiler, Hz. İmam (a.s.) iki rekat namaz kıldı ve secdesini uzattı. Başını kaldırdıktan sonra şöyle dedi: "Kadın serbest bırakıldı." Hikayenin geri kalanını anlatmak istemiyorum, özetleyerek manasını aktardım. Ancak Hz. İmam’ın (a.s.) ninesi (s.a.) ile ilgili bu tavrına dikkat edin; namazda Allah'a yalvarmaya devam etti. Hz. İmam (a.s.), sırf o kadın Hz. Fatıma'yı (s.a.) sevdiği için, mescide gidip onun serbest bırakılması için namaz kılma zahmetine girdi.

Gerçek şu ki Hz. Fatıma (s.a.) Nübüvvetin ruhudur. Bu festival, o müşerref hadise istinaden bu ismi almıştır. Ben Hz. Fatıma'nın (s.a.) sahasına nasıl girileceğini her düşündüğümde, insanın bunda zorlandığını görüyorum. Ancak O'nun sözleriyle O'nunla kalmaya karar verdim. O kendisini, babasını, eşini veya dini anlatıyor. Bu rolü üstlenmeye Hz. Zehra'dan (s.a.) daha layık kim olabilir?!

Kız kardeşlerimiz, özellikle Arapça ve Belagat ilmi çalışanlar için söylüyorum; Fedek Hutbesi'ni okuyunuz. Bazı kardeşlerimiz bunu ezberleme başarısını gösterdiler; bu onlara beyanda ve dilde akıcılık, fesahat kazandırdı. İnsan ezberleyemese bile en azından okumalı, bir kenara atmamalı, içindekileri anlamalıdır. Onda belagat gücü ve içerik gücü vardır. Bu içerikleri söylemeye herhangi biri güç yetiremez; bunlar güçlü ve son derece önemli içeriklerdir, zihni birçok hidayet kapısına açar. O müşerref hutbede önemli şeyler zikretmiş, sonra sözü babasına (Allah'ın salat ve selamı ikisinin üzerine olsun) getirmiştir.

Söyledikleri arasında şunlar vardır: "Allah'ın, ümmetleri; dinleri ayrı ayrı, ateşlerine tapar, putlarına ibadet eder, Allah'ı bilmelerine rağmen inkâr eder bir halde gördüğünü, bunun üzerine Allah'ın Muhammed (s.a.a.) ile oranın karanlıklarını aydınlattığını..."

Karanlık ve Nur (Işık) meselesine dikkat edin. Hatta Şehitlerin Efendisi (a.s.) hakkındaki "Hidayet Kandili (Çırağı)” tabiri gibi... "Allah göklerin ve yerin nurudur" ve "Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlandı" ifadelerindeki bu nurun güneşle alakası yoktur. Basiret nuru, gözün gördüğü ışıktan farklıdır. Karanlığın karşısındaki nur tabiri doğrudur, ancak insanı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için başka bir nurun olması gerekir. İnsanlar şirk içindeyken gündüzü ve geceyi yaşıyorlardı, ama gündüz vakti bile manevi bir karanlık içindeydiler. Çünkü bu karanlığın güneşle ilgisi yoktur, bu basiret karanlığıdır.

Hz. Zehra (s.a.) "Allah aydınlattı" dediğinde, aydınlatma işini yapan Allah'tır. Nasıl aydınlattı? "Muhammed (s.a.a.) ile aydınlattı" diyor. Neyi aydınlattı? Bu varlığı aydınlattı ve karanlığı defetti. Neyle aydınlattı? Muhammed (s.a.a.) ile. Dolayısıyla Hz. Peygamber'in (s.a.a.) varlığı, varoluş için bir aydınlanmadır ve O'nunla karanlık dağılmıştır. İnsanlar, Peygamberlerin yolunda olanlar ve ondan sapanlar olarak, zifiri bir manevi karanlık dönemindeydiler. Bu karanlık, onu aydınlatacak ve nura çevirecek birine muhtaçtı. Hz. Mustafa'dan (s.a.a.) başka kimse yoktu.

Önemli bir noktaya dikkat etmeliyiz: Yolun aydınlatılması, insanların mutlaka o yoldan gideceği anlamına gelmez. Zira bu, "seçim/irade" inancına aykırıdır. Yolun aydınlatılması, Allah'ın kullar üzerindeki hüccetini (delilini) oluşturur. İnsan doğru yolu aradığında, kendisine rehberlik edecek işaretleri aramalıdır. Bunları görürse "Doğru yol budur" der. Eğer o yola girmezse, karanlık (zulüm) kendi sebebiyledir; nefsine zulmetmiş, onu karanlığa düşürmüş ve doğru yola girmemiştir. İşaret oradadır, ama ben onu takip etmeye muvaffak olamadım. Ancak herhangi bir işaret olmasaydı, o zaman bocalamaya devam ederdim; "Ben hakkı istiyorum ama hakka ulaşamıyorum!" derdim. Buna dair bir işaret yoksa... Dolayısıyla işaretin varlığı, mutlaka o yolda yürüme kararının alınacağı anlamına gelmez; yolun hazırlanması, insanların hepsinin o yolu izleyeceği anlamına asla gelmez.

Allah Teala rahmeti gereği -ki Peygamber (s.a.a.) de müminlere karşı çok şefkatli ve merhametliydi- ümmetine olan merhameti gereği, insanı her zaman doğru yola ulaştıracak çok sayıda işaret dikmekten geri durmamıştır. Her zaman "Bu yolu seçin!" diye tavsiye etmiştir. Her fırsatta bize açık bir yol göstermiş, "Bu yoldan gidin" demiştir.

Sonra Müminlerin Emiri (a.s.) ve Masum İmamlar (a.s.) nezdinde korunan büyük miras geldi. Onlar bu mirası her fırsatta ortaya koydular. Örneğin, namazdan sonra meşhur olan Hz. Zehra (s.a.) tesbihi... Şu an bize ne kadar vakit ve çabaya mal oluyor?! Ehlibeyt (a.s.) taraftarları bunu yapıyor. Bu tesbihteki bereketler çok fazladır; tek bir eylem olsa da Allah katında neye denktir? Allah'ın terazisi bizim terazimizden farklıdır kardeşlerim.

Örneğin hadiste şöyle geçmektedir: "Ey Ali, Allah'ın senin elinle bir kişiyi hidayete erdirmesi, üzerine güneşin doğup battığı her şeyden senin için daha hayırlıdır." Buna dikkat edin; yani bütün dünyadan daha hayırlıdır. Dünyanın doğal servetleri nedir? Çok büyüktür. Şimdi bazı insanların servet rakamlarını duyuyoruz ve şaşırıyoruz. Bütün dünya, bir kişinin hidayetine denk değildir.

Bunlar Allah'ın ölçüleridir ve bunları anlamak çok önemlidir. Dünyada yaşarken başlangıcı ve sonu bilmeliyiz; nasıl başladık ve nerede biteceğiz? İstesek de istemesek de sonumuz ölümdür.

İlginçtir ki bazı insanlar ölümü anmaktan kaçınır. Bu gariptir. Bazı kültürlerde ölümden bahseden kişinin "kompleksli" olduğu düşünülür. Oysa bunlar gerçekte zavallıdırlar; çünkü Kur'an ahlakıyla ahlaklanmamışlardır ve bilgileri Allah'tan uzaktır. Ölümü anmayan insan ölmeyecek mi?! Veya ölümü anan insan hemen o saatte mi ölecek?! Elbette bunlar tutarsız ölçülerdir. Bunu uyduran kişi, amellerinden korktuğu için uydurmuştur. Amelim iyi değilse, o amellerin gerçeğiyle yüzleşeceğim için ölmekten korkarım. Ve bu haldeyken şeytan ertelemeye başlar; ta ki elimi ayağımı kıpırdatamaz hale gelinceye kadar. Gözüm döner ve arar; beni kurtaracak biri var mı? Elbette kimse yoktur. Sonuçta o aleme gideceğim. Kardeşlerim, bunlar matematiksel denklemlere veya kanıtlara ihtiyaç duymayan gerçeklerdir; bu realitedir.

Hz. Zehra (s.a.) bizde hidayet durumunu güçlendirmek istiyor. Sanki şöyle diyor: "Hidayet (bulunuz), bütün yollar mevcuttur." Rivayetlerin içeriğinde şöyle geçer: Allah Teala, kul tövbe ettiğinde çok sevinir; hatta kulun kendisinden daha çok sevinir. Allah'ın bize ihtiyacı olmadığını göz önüne alırsak; O, bize olan merhametinden dolayı, bizim kemale ermemize ve dünya ile ahiretteki hataların korkunçluğundan kurtulmamıza sevinir.

Biliyorsunuz ki, bütün yaratılmışlar isyan etse, hata yapsa ve cehenneme gitse, bu Allah'a ne zarar verir? Bütün yaratılmışlar itaat etse ve cennete gitse, Allah bundan ne fayda sağlar? O, Ganî'dir (zengindir, muhtaç değildir). Allah herkesten müstağnidir; yaratılışı başlatan O'dur ve her şeyin melekûtu O'nun elindedir.

Hz. Zehra (s.a.) şöyle buyurduğunda: "Allah Muhammed (s.a.a.) ile oranın karanlıklarını aydınlattı ve kalplerden 'bühem'ini (belirsizliklerini) açtı." "Bühem", genellikle müphem (belirsiz) olandır. Müphem olan şey, "işlerin sorunlu kısımları" anlamına da gelebilir ki bu daha dakik bir ifadedir. Yani her türlü karmaşık ve belirsiz mesele... Peygamber (s.a.a.) bu kalpleri açtı, onlardaki belirsizliği giderdi. "Gözlerden 'gumem'ini (bulutlarını/perdeleyen kederlerini) cilaladı (kaldırdı)." İnsanların içinde hidayetle kaim oldu, onları sapkınlıktan kurtardı, körlükten (manevi) basirete kavuşturdu, onları dosdoğru dine iletti ve Sırat-ı Müstakim'e çağırdı.

Hz. Peygamber (s.a.a.) üzerine düşeni yaptı. Karar vermek insanlara kalmıştır. Çünkü biz hidayette zorlama ve baskı olduğuna inanmıyoruz. "Kazandıklarınız sizindir." İşler basiretle bize açıldıktan sonra, ayaklarımızı hidayet yoluna hareket ettirmek bize düşer. Üstün ve kâmil delil (Hüccetü'l-Baliğa) Allah'ındır.

Hz. Zehra (s.a.) diyor ki: "Babam üzerine düşeni yaptı." Aydınlatmayı ve açmayı beyan etti. O'nun (s.a.) şerif ifadesiyle: "Gözlerden 'gumem'ini (perdelerini) cilaladı." Yani açıkladı, netleştirdi ve kederi/perdeyi kaldırdı. Peygamber (s.a.a.) bu muazzam siretinde (hayatında), insanların hidayeti için açıklamadığı hiçbir şey bırakmadı.

Ben Hz. Peygamber'i (s.a.a.) savunmak adına konuşuyorum. Elimde Kur'an var, bir de insanların elleriyle yazdığı Siyer (hayat hikayesi) var. Kur'an, Siyer'in doğrusunu yanlışından ayıran terazidir. Siyer'de mevcut olan bazı şeyleri asla kabul edemeyiz; çünkü bu, Peygamber'in (s.a.a.) kutsallığıyla çelişir, hatta asla kabul edilemez.

Okullarda okuduk -belki kızlarım ve kardeşlerim de görmüştür-: Peygamber'in, kendisine gelenin Vahiy mi yoksa başka bir şey mi olduğunu anlamak için Hz. Hatice'ye gittiği anlatılır. Siyere göre Hz. Hatice, gelenin vahiy olup olmadığını bir testle anlamak istemiş! Sanki şöyle demiş: "Bir test yapalım; melek geldiğinde başımı açayım. Eğer gelen kişi saçımı görüp kaybolursa melektir, eğer yanında kalırsa şeytandır." Bu nasıl akla uygun olabilir? Bu Kur'an'a aykırıdır, ama Siyer'de geçmektedir.

Hz. Hatice (s.a.) büyük kadınlardandır ve dünyadaki en önemli dört kadından biridir. Ancak kesinlikle Peygamber'e (s.a.a.) bir şey öğretmekten acizdir (makamı buna yetmez). Hz. Peygamber'in (s.a.a.) kendisine gelenin şeytan mı melek mi olduğunu bilmemesi mümkün müdür? Öyle ki Hz. Hatice'ye gitmeye muhtaç olacak, o da gelenin melek olduğunu keşfetmek için bazı akrabalarına gidecek... Kardeşlerim, bu söz nasıl doğru olabilir? Oysa sahih hadiste bizde şöyle geçmektedir: "Adem su ile çamur arasındayken (yaratılmamışken) ben Peygamberdim."

Kavmine Kitabı ve Hikmeti öğreten bu Peygamber (s.a.a.), nasıl olur da birinden bir şey öğrenmek ister? Bu hikaye, Hz. Hatice'ye (s.a.) bir fazilet gibi görünse de, Peygamber (s.a.a.) için bir eksikliktir. Biz Peygamber (s.a.a.) için hiçbir eksikliği kabul edemeyiz. Hz. Peygamber'e (s.a.a.) - adeta - yapışık olan kişinin (yakınının) azameti ne olursa olsun, eğer bu Hz. Peygamber'in (s.a.a.) hesabına (aleyhine) ise bu kabul edilemez.

Peygamber (s.a.a.) Evvel'dir (Birincidir, öncedir). Ondan sonrakiler onun boylamındadır (devamıdır), enleminde (denginde) değil. Hz. Peygamber (s.a.a.) ile olan her şey kutsanır; Hz. Peygamber'in (s.a.a.) dışında olan kutsanmaz. Hz. Zehra (s.a.) bu şahsiyetin azametini açıklıyor: "Allah aydınlattı..." Sonra dediğimiz gibi "Kalplerden belirsizliğini açtı, gözlerden perdelerini kaldırdı." Dikkat edin; "İnsanların içinde hidayetle kaim oldu ve onları sapkınlıktan kurtardı." Bu rolü Hz. Peygamber (s.a.a.) getirdi. Buna binaen ne bekliyoruz? Bize düşen Hz. Peygamber'in (s.a.a.) sünnetine uymaktır.

Size dediğim gibi, bazı konuların tarihine girmek istemiyorum ama bunlar önemlidir, araştırın. Hz. Zehra (s.a.), kimsenin yapamadığı bir şeyi yaptı. Sadece Peygamber'e (s.a.a.) yakınlığı için değil, sadece Müminlerin Emiri'nin (a.s.) eşi olduğu için değil; O, Yüce Seyyide Zehra olduğu için... Hz. Fatıma (s.a.) olduğu için... Bu özel bir varlıktır, istisnai bir varlıktır. Yaratılışının istisnailiği nedeniyle başkalarının yapamayacağı şeyleri yapmaya muktedirdir.

Hz. Peygamber (s.a.a.) "O benim iki yanım arasındaki ruhumdur" dediğinde, bu sadece duygusal bir yan değildir. Şimdi siz ey müminler, kızınızı sevdiğinizde duygu ve ebeveynlik babından dilediğiniz gibi ifade edin; bu doğrudur. Ancak Peygamber'den (s.a.a.) "İki yanım arasındaki ruhum" ifadesi sadır olduğunda (çıktığında)… Sonra Hz. Peygamber (s.a.a.) hitabı yükseltip "Onu inciten beni incitmiş olur, beni inciten Allah'ı incitmiş olur" dediğinde; bunun anlamı Gök ile Yer arasında Fatıma (s.a.) aracılığıyla bir bağ olduğudur. Gök ile Yer arasında Fatıma (s.a.) üzerinden bir bağ...

Şu hikayeyi metinle değil manasıyla aktaracağım: Birisi İmam'ın yanına gelir ve "Bir kız çocuğum oldu" der. İmam "Adını ne koydun?" diye sorar. "Fatıma koydum" der. İmam (a.s.) şöyle der: "Ona vurma, ona hakaret etme." Fatıma ismi İmam nezdinde kutsaldır.

Bu yüzden değerli kız kardeşlerim; Fatıma ismini ve türevlerini taşıyan herkes, gerçekten bu ismin kirletilmemesine güçleri yettiğince özen göstersinler. Bu ismi ve türevlerini...

Bu kadarla yetiniyorum. Yüce Allah'tan; değerli haziruna, aziz kızlarımıza, faziletli kız kardeşlerimize ve bu mübarek festivali düzenleyenlere lütufta bulunmasını dilerim. Allah'tan Muhammed ve Âl-i Muhammed (hepsine salat olsun) hürmetine onlar için başarının ve doğruluğun devamını dilerim. Dualarımızın sonu (şudur): “Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun. Allah, Muhammed'e ve O'nun tertemiz, pak Ehlibeyti'ne salat eylesin”
Okur yorumları
Yorum bulunmuyor
Yorum ekle
İsim:
Ülke:
E-posta:
Paylaş: